BM Kürsüsünde Üç Akdeniz Grameri
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun her eylül ayında New York’ta kurduğu sahne, üç farklı devletin kendi bekasını nasıl kurguladığının şifresini taşır. Bu şifreyi çözmek için üç kavramı baştan netleştirmek gerekir: normatif revizyonizm, bir devletin mevcut uluslararası düzenin adaletsizliğini teşhir ederken kendi özerklik alanını genişletmesi; güvenlikleştirme ve istisnailik, bir devletin kendini sürekli varoluşsal tehdit altında tanımlayarak uluslararası hukuku bağlayıcılıktan çıkarması; hukuki status quo savunusu ise bir devletin kendi kapasite eksikliğini uluslararası normların ağırlığına yaslanarak telafi etmesidir. Türkiye, İsrail ve Yunanistan‘ın BM kürsüsündeki performansları, sırasıyla bu üç modelin neredeyse ders kitabı örnekleridir — ve bu üç dilin birbiriyle konuşmaması, bölgenin çözümsüzlüğünün asıl nedenidir.
Erdoğan’ın BM hitabı 2024’teki 79. Genel Kurul’dan 2026’daki 81. Genel Kurul’a kadar aynı çekirdek cümle etrafında örülür: Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyeye dayalı yapısını hedef alan “dünya beşten büyüktür” vurgusu. Bu tekrarın kendisi tesadüfi değildir; Ankara’yı sistemin dışına itilmiş “Küresel Güney”in sözcüsü konumuna yerleştiren bir kimlik inşası işlevi görür. 2025 ve 2026 konuşmalarının ortak noktası, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın art arda iki yıl salonda bulunamayışının gündeme getirilmesi ve bunun “Filistinli kardeşlere yönelik haksızlık” olarak çerçevelenmesiydi; Erdoğan aynı kürsüden Gazze’deki tabloyu insanlık tarihinin görmediği bir vahşet olarak nitelendirdi. Ancak bu normatif dilin arkasında, kürsü dışında biriken somut bir kapasite vardır: Suriye’deki askeri-lojistik varlık, Pakistan-Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma paktı, savunma sanayii ihracatı. Kürsüdeki adalet söylemi, sahadaki adımlara önceden meşruiyet döşeyen bir zemin işlevi görür — bu da Ankara’yı, sistemi eleştiren ama sistemin kurucu kavramlarını (adalet, temsiliyet) kendi lehine devşiren bir “reforme edici revizyonist” konumuna taşır.
Netanyahu’nun BM performansı ise normatif ikna çabasından değil, doğrudan güvenlikleştirmeden beslenir. 2024’teki 79. Genel Kurul’da Batı Şeria ve Gazze’yi İsrail toprağı olarak gösteren bir harita kullanması, çok sayıda ülke delegasyonunun — Türkiye heyeti dahil — salonu terk etmesine yol açtı; 2025’teki 80. Genel Kurul’da ise Netanyahu neredeyse boşalmış bir salona hitap etti. Konuşmalarının değişmeyen omurgası, İran’a yönelik tehdit dili ve “kazanıyoruz” mesajıdır; uluslararası hukuk mekanizmaları ise taraflı ve işlevsiz araçlar olarak kodlanır. Bu retoriğin asıl muhatabı uluslararası kamuoyu değil, Washington’daki müttefik elit ile İsrail’in güvenlik odaklı iç seçmen kitlesidir— nitekim konuşma sırasında locadaki davetlilerin alkışları, mesajın kime yönelik kurgulandığını görünür kılar. BM kürsüsü, İsrail için bir müzakere zemini değil, tek taraflı kararların önceden ilan edildiği bir mekâna dönüşmüştür.
Miçotakis’in kürsü stratejisi ise bu ikisinden köklü biçimde farklıdır: gerilimi büyütmek yerine, uluslararası hukukun diline sarılarak sorunu dondurmak. 2022’deki 77. Genel Kurul’da Türkçe alt yazılı bir video paylaşarak Türk halkına doğrudan seslenmesi ve Yunanistan’ın tehdit oluşturmadığı mesajını vermesi, bu stratejinin erken bir örneğiydi. 2026’daki en güncel açıklamalarında ise ton belirgin biçimde sertleşti: ihtiyatlı duruşun zayıflık olarak okunmaması gerektiği vurgusu, Ege’de tek taraflı deniz mekânsal planlama adımlarının sürdürüleceği mesajıyla birleşti. Kıbrıs meselesinde ise Atina, BM Güvenlik Konseyi kararları ve AB müktesebatı çerçevesinde iki bölgeli-iki toplumlu federasyon çözümünü savunurken, Türkiye’nin savunduğu iki devletli modeli müzakere masasına dahi almayı reddediyor. Bu ısrar, Yunanistan’ın söylemsel gücünün kendi askeri kapasitesinden değil, arkasına aldığı AB-ABD merkezli normatif ağırlıktan geldiğini gösterir — ve bu da Atina’yı sahadaki fiili gelişmeleri (fait accompli) engellemekte yapısal olarak kırılgan bırakır.
Bu üç model birlikte okunduğunda, Doğu Akdeniz’in neden çözümsüz bir kriz havzası olarak kaldığı netleşir: taraflar aynı kürsüde, birbirinin kavramsal çerçevesini tanımayan üç ayrı dil konuşmaktadır. Türkiye kuralları yeniden yazmak isterken sert güce fazla dayanıldığında diplomatik izolasyon riskiyle, İsrail kuralları kendisi için geçersiz sayarkenuluslararası meşruiyetin tamamen yitirilmesi riskiyle, Yunanistan ise kuralların arkasına sığınırken sahadaki fiili gelişmeleri engelleyememe riskiyle yüz yüzedir. Türkiye açısından asıl stratejik soru, normatif adalet söylemi ile sert güç kapasitesi arasındaki dengenin ne kadar sürdürülebilir olduğudur; bu dengenin bozulması, Ankara’yı diplomatik izolasyon riskiyle karşı karşıya bırakabilecek tek kırılma noktasıdır. New York’taki kürsü performanslarının bölgede kalıcı bir barış havası estirip estirmeyeceği sorusu, bu üç grameri birbirine yakınlaştıracak ortak bir zeminin — en azından kısa vadede — henüz kurulamamış olması nedeniyle, retorik bir yanılsama olmaktan öteye geçememektedir.
Bu raporu alıntılamak için
Arda Enstitüsü (2026), "BM Kürsüsünde Üç Akdeniz Grameri", https://ardainstitute.org/2026/09/27/bm-kursusunde-uc-akdeniz-grameri/